Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Geçmisini Sürdürmeye Devam Eden Bir Semt SAMATYA
Geçmisini Sürdürmeye Devam Eden Bir Semt SAMATYA
Samatya'nın geçmişinden kalan izler ve bugünü
01 Haziran 2010, 01:01


Geçmişini Sürdürmeye Devam Eden Bir Semt SAMATYA

 Samatya, renklere bürünmüş sokaklarıyla bilinir

Çocukluğumdaki Samatya, tüm bir İstanbul gibi bir başka güzeldi…

Küçük küçümencik sokakları; iki bilemedin üç katlı ahşap evleri; Rum’u, Ermeni’si, Müslüman’ı; birbirlerine
kimi akrabadan yakın komşular; günümüz şartlarına ayak uydurmak için debelenen ürkek sokak
kedilerinden uzak, güvence, huzur içinde yaşayan Sarman’lar, Pamuk’lar, tüm bir semtin namusundan
sorumlu yerinde kabadayı, yerinde  beyefendi “boyun bağlı” taksi şoförleri ve tabii ki kökleri yüzyıllar ötesine
uzanıp giden Barba Yani, Kevork Reis, Kalender Agop, Barba Toma gibi namlı balıkçılar..


1796 Tarihli Arpacı Mehmet Efendi Çeşmesi

 

Samatya geçmişte denizle iç içeydi. İskelesi, balıkhanesi, balıkçı kahveleri ve denizle kucaklaşan lebi derya
evler.. Ama, bütün bunların ötesinde, geçmişten bu yana şehr-i İstanbul’un en kozmopolit semtlerinden biri
olmayı günümüze dek sürdürdü.. Bugün bile, sahilden bakıldığında geçmişten gelen bu
birlikteliğin görüntüsü semtin minare ve çan kulelerinden yansımaya devam ediyor. Surp Kevork, ya da
 biraz ötesindeki Ayios Minas’tan yükselen çan sesleri zaman zaman yanı başlarındaki Abdi Çelebi
camiinin ezan sesine karışıyor, Hacı Manav sokakta oturan doğma büyüme Samatyalı Hayriye
Hanım’ın geçmişte kalan anıları da, yan sokaktaki komşusu 80’li yaşlara merdiven dayamış
Madam Arşuluz’un anılarıyla çakışıyor...

Samatya’nın, bilhassa istasyon çevresinde yoğunlaşmış inişli çıkışlı o eski dar sokaklarından, kimi
cumbalı güzelim ahşap evlerinden pek azı kaldı günümüze. Hoş, hemen tüm İstanbul’da olduğu gibi
o eski insanları da pek kalmadı ya..


Balıkçılarıyla ünlü Samatya Meydanı

 

Bugün hala kıyıda köşede kalmış o eski sokaklardan; pencerelerini paslı teneke kutular içindeki
çingene pembesi fesleğenlerin süslediği yarı yıkık ahşap evlerin önünden geçerken, geçmişin o
puslu anıları içinde kaybolur gibi hissediyorsunuz kendinizi.. Ayakta kalabilmek için adeta direnen bu
 eski evler, sokak aralarındaki minik bakkallar, karşıdan karşıya gerili iplere asılı rengarenk
çamaşırlar, kapılarının önünde top koşuşturan çocuklar, duvarların tepesini mesken edinmiş tombul
uykucu kedileriyle klasik İstanbul görüntüsünün son kalan nadir köşelerinden birini yansıtıyor..
Menderes döneminin en önemli imar hareketlerinden biri sayılan Sahil Yolu’nun açılmasından
sonra, her ne kadar denizle kucaklaşmasını yitirmişse de, denizden uzak kalmamış Samatya..


Balıkları midesine indirip, şekerlemeye geçiş yapmış "akademik" bir Samatya  kedisi

 

Semtin geçmişe yadigâr kendine öz görüntüsü, tren istasyonunun hemen altından başlıyor ve
balıkçıların, balıkçı lokantalarının, meyhanelerin süslediği meydanda odaklanıyor. İstasyon çıkışında,
 sırtını Bizans’tan kalan surun dış yüzüne dayamış 1796 tarihli kesme taşlı çeşme, bir zamanlar
buradan gelip geçen tren yolcularının, balıktan dönenlerin kana kana soğuk suyunu içtikleri, ellerini
yüzlerini yıkadıkları bir sebil. Dokuz beyitlik kitabesinden de anlaşıldığı gibi, Arpacı Mehmed Efendi
adında hayırsever bir zat-ı muhterem tarafından yaptırılmış, ama İstanbul’un birçok eski çeşmesinde
olduğu gibi ne suyu akıyor, ne de musluğu var.. Çeşmenin hemen yanı başındaki, meydana açılan
küçük dar sokak, biraz acıkmış olanların iştahlarını kabartmaya, balık sever aç mideleri yoldan
çıkartmaya yetiyor.. Dar sokağın iki yanında ard arda dizili balıkçı, balıkçı lokantası, meyhaneci,midye
 tavacı birlikteliği birbirlerini tamamlayan bir bütün oluşturuyorlar. Üstüne üstlük tezgahlardan dışarıya
taşan nefis kokular, dükkanların üzerindeki kışkırtıcı bira reklam tabelalarıyla bütünleşip klasik
Samatya tablosunun özet bir görüntüsünü yansıtıyor.. Yalnız bir farkla !. Eski Samatya meyhanelerinin
 yanı başına sonradan yapılmış, semte yeni tatlar ve farklar kazandıran bir iki ünlü kebap lokantasını da
göz ardı etmemek gerek.. Aralarında, kimi eskilerin de yer aldığı bu küçük balıkçı
meyhanelerinin müdavimleri arasında, zaman zaman İstanbul’un ünlü simalarını da görmek
mümkün.. Sakız gibi bembeyaz bir örtüyle kaplı masa üzerindeki roka, kırmızı soğan ve limon
üçlüsünün tamamladığı kızarmış çingene palamutlarına, Samatya ve İstanbul tutkusu adına kaldırılan
küçük kadehlerdeki buz gibi  aslan sütü eşlik ediyor.. Tıpkı, yıllardan beri meydanda balıkçılık
yapmaya devam eden eski Samatyalı Rum Toma’nın, biraz ilerdeki duvarın dibinde sandığını
önüne koymuş doğma büyüme Samatyalı, ayakkabı boyacısı Ermeni Artin’le olan bitmez tükenmez
dostluğu gibi..


Samatya’nın eski sokaklarını, geçmişten kalan eski, sıcak evler süsler

 

Meydana açılan sokaklardan Büyük Kule sokağına doğru ilerliyoruz. Yapılış tarihi 16. yüzyıla dek
 uzanıp giden, semtin eski kiliselerinden Hazreti İsa’ya adanmış Hristos Analipsis Kilisesi’nin
bulunduğu sokak.. İstanbul’un tüm öteki Rum Ortodoks kiliselerinde olduğu gibi kapıları,
pencereleri sürgülü, kendi içine kapanmış, ketum bir yapı.. Oysa, geçmişte görmüş olduğum bu
 kilisenin içi, ahşap ikonostasında yer alan gümüş kaplamalı İsa ikonası, ambon adıyla tanımlanan
vaaz kürsüsü ve baş papaz koltuğu ile öylesine güzel ve şatafatlı ki.. Kapısı, yılda bir kez, haziran
ayında yapılan yortu gününde açılıyor. Anaplisis’in biraz ilersinde de ikinci bir Rum Ortodoks kilisesi
 yer alıyor.. Denizcilerin, balıkçıların, fakirlerin, yoksul çocukların koruyucu azizi Ayios Nikolaos’un
 adını taşıyan kilise.. Yani, tüm dünyanın Noel Baba olarak bildiği aziz.. Eh, deniz kıyısında
 kurulmuş, asırlardır ekmeğini denizden çıkaran insanların ikamet ettiği Samatya gibi bir yerde
Aziz Nikola’nın kilisesi olmazsa olmaz örneği, buraya da bir tane yapılmış. Bunun da kapısı kapalı,
oysa yıllar öncesine kadar, Rum balıkçıların denize açılmadan önce kapısının önünden geçerken
 içeriye girip mum yaktıkları, fırtınasız denizde bereketli balık dileklerinde bulundukları bir kilise
burası. Samatya, aslında güzel, ince kumuyla ünlü eski bir balıkçı ve denizci köyü. Adını da bu
özelliğinden almış.. Semtin eski adı Psamathion “kum” anlamına gelen Psamathos’tan türemiş..
Gelip geçen yüzyıllar içinde Psamathos Psamathia olmuş, ardından da Samatya’ya dönüşmüş,
ancak Cumhuriyet sonrası Bizans kökenli semt adlarının değiştirilmesiyle birlikte adı Koca Mustafa
Paşa’ya dönüştürülmüş, ama bu yeni adı pek kullanan yok.. Semt sakinleri gibi hemen tüm
eski İstanbullular hala Samatya adını kullanıyorlar.. Kim bilir belki daha kısa, daha dile kolay ..


Eski bir Rum evi

 

Sahil yoluna paralel, Aksaray-Yedikule arasında bağlantı sağlayan eski Samatya Caddesi’ne
çıkıyoruz. Cadde üzerinde, gül kurusu pembe badanalı rengiyle bir başka Rum Kilisesi karşılıyor
bizleri.. Ayios Yeorgios, yani bizim dilimizle Aya Yorgi.. O da terkedilmişliğinin, kaderine
 itilmişliğinin yalnızlığına direnenlerden bir tanesi.

Yıllardan beri, daha doğrusu 6-7 Eylül olaylarından bu yana kapıları, pencereleri kapalı öyle
duruyor.. İstanbul’u acılara boğan o lanet olaylarda yanmaktan kıl payı kurtulmuş. Caddenin öteki
tarafına geçip, Samatya’nın kıyı mahallelerinden tepe mahallerine doğru çıkıyoruz.. Ama, bir anda
yarım yamalak kubbeleriyle ortada kalmış bir Osmanlı yapısıyla karşı karşıya geliyoruz..
Harabeye dönüşmüş, içler acısı bu yapı, bir Mimar Sinan eseri olan ünlü Ağa Hamamı..
1920’li yılların sonlarına dek işlevini sürdürmüş. Ondan sonra da, nasıl olmuşsa o günlerden bu
günlere yana yıkıla mahvolup gitmiş. Şimdilerde ise atölye, kömür hurda deposu olarak
kullanılıyor. Utanmadan duvarının üzerine de “Kömürlük Temizleme” işi yapan birisi ilanını
çiziktirmiş.. Sinan’ın kemikleri sızlıyordur her halde...


Surp Kevork Ermeni Kilisesi

 

Oldukça dik yokuşu adımlayarak, uzaklardan görülebilen, Marmara Caddesi üzerindeki Samatya’nın
en büyük iki binasının yanı başına geliyoruz.. Bunlardan,

1790 yılından bu yana eğitim vermeye devam eden Sahakyan-Nunyan Ermeni Mektebi,1866 yılında çıkan
 ve Samatya’da kilise, cami, medrese gibi birçok yapıyı yakıp kül eden büyük yangında yıkılmış, yerine
 de gümüşçülük yapan Kaspar Ağa adında bir hayırsever tarafından bugünkü büyük kâgir bina
 yaptırılmış.. Aslında, okulun ilk adı Sahakyan, ancak, büyük yangın sonrasında inşa edilen yeni okulun
eski adına bir de Nunyan eklenmiş. Nunyan, hayır sever Kapsar Ağa’nın çok sevdiği eşinin adı.
Zengin bir kütüphaneye sahip olan bu okul, Türkiye’deki Ermeni okulları içinde en iyi eğitim verenlerden
biri olarak biliniyor ve bu ününü günümüzde de devam ettiriyor.


Merhaba Caddesi’nin günümüze kalmış eski ahşap evlerinden bir tanesi

 

Sahakyan Okulu’na bitişik ikinci büyük yapı ise, Türkiye Ermenileri’nin ilk patrikhane kilisesi olarak
bilinen Sulu Manastır ya da öteki adıyla Surp Kevork Kilisesi. Aslında Kevork, bildiğimiz Yorgo ya
 da Yorgi’nin Ermenilerdeki adı. İstanbul’un fethi sonrasında, Fatih Sultan Mehmet’in emriyle
Bursa’dan getirtilen Ermeniler Samatya‘ya yerleştirildiklerinde, burada yer alan eski Bizans
kiliselerinden Meryem Ana‘ya ithaf edilmiş Panayia Perivleptos Kilisesi Ortodokslardan alınıp
Ermenilere verilmiş ve Galata’daki Kirkor Lusaroviç kilisesinden sonra, Ermeni cemaatinin İstanbul’daki
en eski ikinci kilisesi olarak tarihe geçmiş. Bu kilise, aynı zamanda, 1641 yılında Samatya’dan
Kumkapı’ya taşınan Ermeni Patrikhanesi’nin de ilk kilisesi oluyor... Eskiden beri halk arasında
 Sulu Manastır adıyla anılmasının nedeni, kilisenin altında yer alan, Bizans dönemine ait
ayazmadan kaynaklanıyor. Demir kapısı üzerindeki kanatlarda, Adem ile Havva, Surp Kevork’un
ejderhayı öldürüş sahnelerinin yer aldığı kilisenin tarihiyle ilgili anlatılarda, halk arasında yerleşmiş ilginç
bir efsane de, geçmişten günümüze öykülenmiş.. Rivayet bu ya, kilisenin Rumlardan alınıp
Ermenilere verilmesinin nedeni seks düşkünü olarak bilinen Sultan Deli İbrahim’in yatağına girmiş,
 balık etinde, tombul bir Ermeni güzeliymiş.. Güya, Şekerpare adıyla maruf bu kadının marifetiyle,
 kilise Rumlardan alınıp Ermenilere verilmiş. Surp Kevork, bugün hala, yortu günlerinde bizzat Patriğin
 gelip ayin yönettiği oldukça önemli bir kilise, bu nedenle de, ziyaretçisi eksik olmayan kiliselerden
biri.. Kilisenin hemen berisinde yükselen Abdi Çelebi Camii’nin tarihi de Kanuni Sultan
Süleyman dönemine kadar uzanıyor.. Her ne hikmetse, eski Samatyalılar bu camiyi “Yedim, İçtim
Camisi” adıyla anarlarmış.. Burada ilk cami, 1533 yılında Mimar Sinan tarafından yapılmış, ama
yangınlar, depremler.. Sonunda, söz konusu eski camiden hiç bir şey kalmamış günümüze..
Bugün gördüğümüz camii, II.Abdülhamit döneminde inşa edilmiş, fakat yakın dönemlerde kimi
bilinçsiz eller caminin güzel mimarisinin canına okumuş.. Derler ki, içindeki güzel avize Naciye
Sultan Sarayı’ndan getirilmiştir..


Ayios Konstantini & Aya Helena Rum Ortodks Kilisesi

 

Marmara Caddesi’nden aşağıya  doğru inip Pulcu sokağa sapıyoruz. Biraz ilerde, yine demir kapısı
sürgülü bir başka Rum kilisesi çıkıyor karşımıza. Mısır çöllerinde yaşayıp ölmüş Aziz Minas’ın adını
taşıyan bu kilise, şimdilerde yerinde bir elektrik tamircisinin bulunduğu, eski bir Bizans kilisesinin
üzerine inşa edilmiş. Onun biraz ilersinde de, demir kapıları Barutçubaşı Dadyan Bey tarafından
yaptırılmış 1857 tarihli Katolik Ermeni Kilisesi Surp Anarat Hığutyun yer alıyor. Kilisenin mimarı
Roma’da eğitim görmüş Andonik Tülbentçiyan Efendi.. Başında da belirttiğimiz gibi, geçmişten
günümüze kozmopolit yaşamın İstanbul’daki en önemli noktalarından biri olan Samatya, kiliselerle dolu
bir semt, ama, bütün bunların yanında sokak aralarındaki kırık dökük çeşmeleri, viraneye dönüşmüş
mescit ya da tekkeleriyle zengin bir Osmanlı geçmişi  olan semtin ayakta kalabilmiş en güzel ve en
 eski Osmanlı yapılarından birini Arap Kuyusu sokağında yer alan 1603 tarihli Arapkapısı mescit ve
tekkesi oluşturuyor. Bir zamanlar Sümbüli tarikatı bireylerine ev sahipliği yapmış olan bu tekkenin
 ayakta kalmış güzel de bir çeşmesi var.


Doğma büyüme bir Samatyalı: Ayakkabı boyacısı Artin

 

Son yıllarda Samatya’ya gelip yerleşen Muşlular Ermeni nüfusunu sollamışlar. Rumlar ise,
parmakla sayılacak kadar az.. Kimse kalmamış. Son kalanlar da, kapıları sürgülü kiliseler gibi
yalnızlığın, kadere itilmişliğin içinde yaşamlarını noktalamayı bekliyorlar. Tıpkı, Merhaba sokaktaki
antika ahşap evinde yaşayan eski toprak Yani gibi. Çoluk çocuk Atina’ya göç etmişler.. İnadına yalnız
başına kalmış. ”Ben burada doğdum, burada öleceğim” diyor.. Onun gibi birkaç tane Rum daha var.
Tüm komşular, bağırlarına basarcasına  sahiplenmişler onları..

Aslında, İstanbul’un en eski semtlerinden biri olan Samatya, ya da eskiler tarafından pek kullanılmayan
yeni adıyla Koca Mustafa Paşa, İstanbul’un yitirilip gitmiş görüntülerini ısrarla saklamaya çalışan
kozmopolit semtlerden bir tanesi.

Burada, ızgara balık kokuları kebap kokularına, çan sesleri ezan seslerine karışmaya devam ediyor.. 

 

Turgay Tuna'ya teşekkürlerimizle

Denizce

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bu haber 107 defa okunmuştur.
Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Diğer Haberler

Can Çobani Can Çobani
SAMATYAM
Ali Dağdeviren Ali Dağdeviren
SAMATYALIYIZ

SON YORUMLANANLAR

    EN ÇOK OKUNANLAR

    • Bugün haber eklenmedi.

    SİTE ANKET

    Yeni tasarımımız nasıl olmuş?