Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
Gidiş,Geliş ve Kalışların Semti SAMATYA
Gidiş,Geliş ve Kalışların Semti SAMATYA
Samatya'ya dair
15 Haziran 2010, 22:40

Gidiş, Geliş ve Kalışların Semti: Samatya

İçinden balıklar, trenler, insanlar ve kediler geçiyor Samatya’nın. Tarihinin koridorunda ise gidişler ve gelişler kalakalmış. Göç oturmuş kalkmıyor hem geçmişinden hem de bazen umutsuzca beklediği yarınından. İstanbul’un birçok semti gibi yağmalanmış, yanmış, yıkılmış, yeniden yapılmış. Dizi ve filmlere ev sahipliği yapmış meydanı ve daracık sokakları özellikle hafta sonları gelen yerli/yabancı meraklısının şaşkın bakışlarını ağırlıyor. Balıkçılar her dili biliyor, her dilde espri yapıyor. Meydandaki kahvehanenin masaları bir dolup, bir boşalıyor. Havadaki balık ve midye kokusuna karışıyor gelen banliyö treninin sesi. Meydandaki bütün kediler şişman, arka sokaklardaki bütün çocuklar zayıf ve çelimsiz.

Tarihine yolculuk
Bizans’tan da eski olan Samatya’nın ismi bir zamanlar Mahalle-i Bâb-ı Samatya, yani Samatya Kapısı Mahallesi’ imiş.  Batısında Yedikule, doğusunda Yenikapı ile Fatih sınırları içerisinde Marmara ile Kocamustafapaşa arasında kalan, Bizans’tan da eski olan bu semtin adı artık çoğu yerde Kocamustafapaşa olarak anılıyor. İstanbul’un fethinden önce ve sonra yüzyıllar boyunca Rum, Ermeni semti olarak kalan Samatya ‘nın nüfus bileşimi de 16. yüzyıldan sonra yavaş yavaş değişmiş. Abdi Çelebi Camii ve Ağa Hamamı gibi bazı Mimar Sinan yapılarının inşası da zaten bu döneme eşlik etmekte. Semtte Ramazan Efendi, Etyemez, Hacı Kadın camileriyle Analipsis, Aya Minas, Aya Nikolas, Aya Yeorgios Kipari-as Rum kiliseleri ile Anarat Higutyun Ermeni Katolik ve İlköğretim okulu, Sahakyan Nunyan Ermeni İlköğretim okulu ve lisesi, Kocamustafapaşa İlköğretim okulu var. Ayrıca Surp Kevork Kilisesi, Ermeni cemaatinin ilk patrikhanesi olarak biliniyor. Samatya’nın önce Ermeni, sonra da Rum semti olarak bilinmesi çok eskilere dayanıyor. İstanbul fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in iskân siyaseti sayesinde Ermeni cemaati şehrin altı mevkiine yerleştirildiğinden bunlara “Altı Cemaat” adı verilmiş. İşte bu altı cemaatin en önemlisi Samatya Sulu Manastır (Surp Kevork) olduğundan, patriklik makamı da burada kalmış.  Camiilerle kiliselerin sırt sırta verdiği semtin, 1950’li yıllarda İstanbul’un Anadolu’dan yoğun bir şekilde göç almasıyla birlikte kimliği de yavaş yavaş değişmeye başlamış ama asıl çok önemli ve köklü değişim 6-7 Eylül gecelerinden sonra olmuş… 

Samatya’nın İki Yüzü de Öteki 
Bir semti, sokağı, mahalleyi anlamak ve tarihine inmek için mutlak suretle adres her zaman oranın kahvehanesidir çoğu zaman. Samatya’nın beş ayrı sokağının çıktığı meydanda yer alan ve semtin en eski kahvehanesine oturduğumuzda bir tarafımızda Samatya’nın eskilerinden olduğu çok belli, ağır duruşlu, gülmekle gülmemek arasında kalmış ifadeleriyle dedeler, diğer yanımızda ise birbirlerine memleketleriyle ilgili lakaplarla seslenen bir grup Samatyalı gençle karşılaşıyoruz.  İki tarafta Samatya’nın iki ayrı yüzü ama hangisi aslında görünen ve hangisi gerçek yüzü bilmek imkânsız.  Genç nüfusun neredeyse tamamı göç ile Mardin, Diyarbakır, Muş gibi illerden gelen ailelerin çocukları. Birbirlerine memleketli isimleriyle hitap ederek, kahvede kakaolarını yudumlayan bu gençlerin yan masasında oturan yaşlı dedeler ise sanki Samatya dâhil her şeye küsmüş bir hâl ile bakınırken çekinerek anlatıyoruz derdimizi. “İsmail amca var…” diyorlar, “O buranın en eskisi. Görmüş geçirmiştir. Zaten buraya gelen tüm gazetecilere o konuşur.“ Bu arada İsmail amca yavaşça yanımıza yaklaşıyor.

1949’da Samatya’ya gelen ve şimdilerde semtin en eskisi olarak bilinen İsmail Morkaya ile aynı masada buluşuyoruz. 1943 ile 1945 yılları arasında Alman harbinde asker olan İsmail Bey aslında Dobruca’lı ve tiyatrocu. Tiyatro bu yaşına rağmen hâlâ onun biricik aşkı. Samatya’ya geldikten sonra burada esnaflık yapıp emekli olmuş. Semtin en eskisi ve en saygın beylerinden olan İsmail Morkaya’ya eski Samatya’yı soruyoruz.  Anlatmaya başlarken duyduğu heyecanın ateşi de yavaşça sönüyor:  “Önceleri buraları çok güzeldi.  Çok başkaydı. Birçok Ermeni ve Rum komşularımız, ahbaplarımız vardı. Akşam oldu mu meydanda benim limon sandıklarının üstünde mangal yapardık. Herkes ayrı bir şey hazırlar getirirdi. Ama sonra değişti. Zaten İstanbul değişti, Samatya nasıl değişmesin…”

İstanbul’un en eski semti olan Samatya’nın meydanı biz kahvede söyleşilerimizi yaparken de sürekli hareket halinde. Trenden inenler, kedilerin telaşı, kahvenin içinden gelen tavla sesleri, balıkçıların esprileri, meyhanelerden gelen kadeh sesleri, İngiliz turistlerin şaşkın bakışları ve Samatya’nın genç delikanlılarının kendi aralarında yer yer şiveli, yer yer şifreli konuşmaları ahenkli bir şekilde birbirine karışıyor. Mardin, Diyarbakır ve Muş’tan göç alan semtin kozmopolit yapısını geçmişle birlikte bütün heybetiyle bugüne sunan Samatya’nın tek tük kalan eski sakinleri ise bir kenara çekilip sus pus olup olan biteni izliyor.

Nerede Samatya’nın Niko’su, Dimitris’i ? 
6–7 Eylül oldu, gittiler. O gün önce birkaç cam kırıldı. Önemsemedik. Aksaray’a, Ekspres Lokantası’na gittik. Orada otururken de kampana sesi geldi, baktık ki kilisenin çanını koparmışlar, kamyonun arkasına bağlamış çekiyorlar. Samatya’ da ne oldu acaba diye çıkıp buraya geldik. Bir baktık kiliseyi yakıyorlar. Kasabın dolabında asılı olan koyunu bile aldılar. Ermeni komşulara dokunmadılar. Vangel adında bir Rum komşumuz vardı. Dükkânlarımız yan yanaydı. Onunkini yağmaladılar. Rum gazozcular vardı o zamanlar. Hemen onları yanımıza alıp manav dükkânına sakladık. O zaman meydandaki köşe dükkân bakkal dükkânıydı. Dr. Niko ve bakkalın sahibi Hristamos vardı. O olaydan sonra onlar da gitti. Kırıp döküldü dükkânlar. Yağma ettiler her yeri…”

İsmail Morkaya’dan 6–7 Eylül’ün Samatya’sını dinlerken doğma büyüme Samatyalı olan Skarvelis Themistoklis ile tanışıyoruz. Bay Skarvelis meşhur Lakerdacı ve Kuleli Spor’un kurucularından Manol’un oğlu aslında. 1964’e dek Samatya’da yaşamış sonra da İsviçre’ye gitmiş. “Yıllık izin için geldim.” diyor ve sanki kalıcı olmadığını bilmemizi illa ki istiyor. Konu 6–7 Eylül’den açılınca o da söze giriyor.

6–7 Eylül’de buradaydım ya. Sadece dükkânlara değil insanlara da zarar verdiler. Yedikule’ yi de kırıp döktüler. Biz Türk, Ermeni komşularımızla çok iyiydik. Sonrada kırılmadık birbirimize ama o geceden sonra kimseler kalmadı burada. Herkes korktu. Olmayacak şeylerdi ama oldu işte. Kiliseyi yakıyorlardı, üç güvercin düştü kilisenin içine. Parlayan ateşle fırladı güvercinler…”

Samatya’nın 6-7 Eylül’ünü kırık dökük anıların sahiplerinden dinlerken yine de soruyoruz, “Özlüyor musunuz Samatya’yı?” diye. 
Bay Skarvelis meydana ve gelip geçip, duran kalabalığa yüzünü buruşturarak bakıyor ve “Ben yabancıyım artık burada. Hiç özlemiyorum Samatya’yı.” diyor.

Skarvelis Themistoklis’e teşekkür ederek kahveden kalkıyor ve artık rehberimiz olan İsmail Morkaya ile birlikte Samatya sokaklarını arşınlıyoruz. 85 yaşına rağmen yokuşları hızla tırmanan İsmail Morkaya bir yanda da bize sokakların eski halini anlatmaktan da geri kalmıyor. “Eskiden cumbalı evlerden komşu, ahbap konuşmaları duyulurdu ama şimdi her yer apartıman. Kimse kimseyi tanımıyor.”

Samatya Caddesi’nin Kocamustafapaşa’ya bakan tarafına geçtiğimiz de sanki artık başka bir semtteyiz. Yer yer eski yapılarla karşılaşsak da burası artık 1950’lerden sonra ahşap ve cumbalı evlerin güzelliğine inat edip betonlaşmaya maruz kalmış. Bazı çok eski yapılar harabe şeklinde geceleri tinercileri ve evsizleri ağırlıyor. Yıkık dökük yan yana iki evin fotoğrafını çekerken öğreniyoruz ki aslında Samatyalıların başına bela olmuş bu zavallı eski evler. “Anıtlar Kurulu bu evleri ya yeniden yapsın ya da yıksın! Burada geceleri tinerciler ısınmak için ateş yakıyorlar, evler de yanıyor, bakın karşıdaki eve. Ne kadar şikâyet ettiysek de kâr etmedi.” diyorlar çaresizce. Aynı sokaktaki Surp Kevork Ermeni Kilisesi’ne giriyoruz. Doğma büyüme Samatya’lı olan Sarkis Delikahya bize hem kiliseyi, hem okulu gezdirip bir yandan da Samatya’nın efsane isimlerini anlatıyor. Geliş ve gidiş hikâyeleri hiç bitmiyor Samatya’nın.

Göç Çıkmazı
Özellikle son 10 yıldır yoğun göç alan Samatya’nın en ilginç sokağı olan İç Kalpakçı Çıkmazı belirlediğimiz son nokta oluyor. Gerçekten noktanın konması gereken tek yer burası belkide. Sirkeci Halkalı arasında sefer yapan banliyö treninin durağının altında kalan İç Kalpakçı Çıkmazı’nda yaklaşık 25–30 kadar eski, iki katlı, yer yer harabe, yıkık evler var. Çıkmazın demiryolu tarafındaki duvarı üzerinde eskiden, çok eskiden kalma yağ tenekelerinde artık ağaç olmaya yüz tutmuş sardunyalar ve ıtırlar ise görenini şaşırtmaktan geri kalmıyor. Pencerelerden demiryolunun direk ve tel örgülerine bağlamış iplerde asılı çamaşırlar ise sokağın başka bir karakteristik özelliği. Her ne kadar kırık dökük evlerin, çürük duvarlarında tutunmaya çalışan uydu antenleri, klima kompresörü olsa da yine de ayaktalar. Yaklaşık 10 dakika aralıkla hızla gelen banliyö treni sanki bu evlerin, bu hayatların ve illa ki göçün içinden geçip giderken İç Kalpakçı Çıkmazı’nın çocukları her şeyden habersiz sadece “beni de çek abla” diyor. Bu sokakta oturan ailelerin çoğu göç ile gelmiş, yıkık evler arasında tutunmaya çalışıyor. Sokağın sakinleri de konuşmak istemiyor. Aslında konuşacak bir şey yok.  Göç ve yoksulluk çıkmazında söyleyecek başka ne olur ki  “çek abla, bizi herkes görsün” demekten başka…

Son noktamızdan sonra Samatya’nın tuhaf ama bir o kadar da net duruşu içerisinde sokaklarını ve insanlarını arşınlarken aklımıza bir kitap ve bir aşk geliveriyor hemen. Sergun Ağar’ın kaleminden Aşkın Samatya'sı Selanik'te Kaldı. Bu aşkın başkahramanları Hasan ile Efrosini, aşkın mekânı ise elbette Samatya’dır. Onların aşkını ne dinleri, ne kültürleri, ne de aileleri bitirebilir Öyle bir aşktır işte. Ama öte yandan yazılan tarihte takvimler 6-7 Eylül’ü gösterir. İstanbul'da yaşayan azınlıkların yaşamı alt üst olur. Yıllar sonra Hasan'ın torunu, Samatya'da ve Selanik'te bu müthiş aşkın izini sürer. İşte böyle hem okuyarak, hem yol alarak keşfedilecek, kıymeti bilinecek bir yerdir Samatya. Şimdi bu zamanda görünen yüzü ile geçmiş zamanın izlerinin, açık kapalı yaralarının ama en önemlisi eski ile paslı yeni arasında kalakalmış bir Samatya. Eski ve güzel günlerden kalan büyük bir anı defteri gibi Samatya. Açılıp yeniden okunmayı bekliyor belkide.

Sibel Oral
Etraf Taraf
17.Nisan.2009

Bu haber 118 defa okunmuştur.
Delicious  Facebook  FriendFeed  Twitter  Google  StubmleUpon  Digg  Netvibes  Reddit

Diğer Haberler

Can Çobani Can Çobani
SAMATYAM
Ali Dağdeviren Ali Dağdeviren
SAMATYALIYIZ

SON YORUMLANANLAR

    EN ÇOK OKUNANLAR

    • Bugün haber eklenmedi.

    SİTE ANKET

    Yeni tasarımımız nasıl olmuş?